Kahvenin öyküsü, bugünkü Etiyopya topraklarında yer alan Kaffa bölgesinde başlar. Burada doğada kendiliğinden yetişen kahve ağaçları, zamanla Arap Yarımadası'na taşınır. Hac yolculukları ve ticaret ağları sayesinde kahve, Mekke'den Kahire'ye, Şam'dan İstanbul'a doğru yavaş yavaş yayılır. 16. yüzyılın ortalarında Osmanlı topraklarına ulaşan kahve, önce saraya ve ulemaya, ardından halkın gündelik yaşamına dahil olur. İstanbul'un kahveyle tanışması ise hem lezzetli hem de tartışmalı bir başlangıç yapar. Her yeni tat gibi kahve de önce bir sorgulamayla karşılanır.
Ulema arasında "kahve helal midir, haram mıdır?" tartışmaları başlar. Kimi zaman kafein maddesi nedeniyle dinî kaygılarla yasaklansa da, kahve çok kısa sürede halkın gönlünde taht kurar. Ancak esas tartışma kahveden çok, onun etrafında şekillenen sosyal yaşamdır: Kahvehaneler. Farklı sınıflardan insanların bir araya geldiği bu mekanlar, hem sosyalleşme hem de fikir alışverişi alanları haline gelir. Bu durum, devletin pek hoşuna gitmez. Nitekim zaman zaman kahvehaneler kapatılır, ama her defasında yeniden doğarlar.

KAHVEHANELER DEVREDE
Kahve, sadece bir içecek değil, zamanla mistik bir anlam da kazanır. Bir efsaneye göre, Şeyh Şazeli hac yolculuğu sırasında kahve çekirdeklerini kaynatarak içen ilk kişidir. Bu nedenle kahve kültüründe "pir" olarak anılır. Kahvehanelerde onun ismiyle başlayan mısralar dahi yazılır: "Her seferde besmeleyle açılır dükkanımız, Hazreti Şazeli'dir pirimiz, üstadımız..." Kimi kaynaklara göre dünyadaki ilk kahvehane, 1550'li yıllarda İstanbul'un Tahtakale semtinde açılır. Bu mekanlar sadece kahve içilen yerler değil, aynı zamanda kitap okunan, sohbet edilen, politika konuşulan kamusal alanlardır. Osmanlı'da meyhaneler gayrimüslimlerin, kahvehaneler ise Müslümanların sosyalleşme yerleri olur. Kahvehaneler zamanla o kadar yaygınlaşır ki devlet birçok kez müdahalede bulunur. Ancak her yasak, yeni bir formda varlıklarını sürdürmelerine neden olur. 19. yüzyıla gelindiğinde, kahvehaneler sadece halkın değil, aydınların ve sanatçıların da uğrak yeri haline gelir.

SARAYIN RİTÜELİ
Yasaklar halka yönelik olsa da, Osmanlı Sarayı kahveyi büyük bir törenle sahiplenir.
Haremde sadece kahve hazırlamakla görevli bir "kahvecibaşı" bulunur. Elçilerin kabulünde kahve sunumu, bir saygı göstergesidir.
Hatta bir Fransız elçisine kahve sunulmaması diplomatik kriz yaratacak kadar sembolik bir önem taşır. Kahve, sarayda altın, gümüş veya çini fincanlarda ikram edilirken halk onu büyük seramik fincanlarda içer.
Kahve Osmanlı'dan Avrupa'ya yayılır. Türk elçileri, gittikleri şehirlerde kahve ikram eder. En hızlı benimseyen ülke ise İtalya olur. Venedikliler, kahveyi tüm Avrupa'ya pazarlamaya başlar. Papalık, kahveyi "Müslüman içeceği" diye yasaklamaya çalışsa da başarılı olamaz. Zamanla Avrupa'da espresso, latte gibi kahve çeşitleri gelişir. 1870'li yıllarda İstanbul Tahtakale'de Kurukahveci Mehmet Efendi isimli girişimci, kahve çekirdeklerini kavurup öğüterek hazır şekilde satmaya başlar. Bu, kahve tüketiminde bir devrimdir. Artık kahve daha hızlı hazırlanabilir hale gelir. Ancak bu kolaylık, tazelikten ve özgün tatlardan bir miktar ödün verilmesi anlamına da gelir. Cumhuriyet'in ilk yıllarında kahvehaneler önemini korur. Ancak 1950'li yıllardaki büyük şehir göçleriyle birlikte bu mekanlar, apartman altlarına sıkışmış, sade ama fonksiyonel yerlere dönüşür.
Aynı dönemde kahvehaneler, göçmenlerin hemşehrileriyle bir araya geldiği sosyal merkezler halini alır: "Karslılar Kahvesi", "Oflular Kahvesi" gibi...

RİZE'DEKİ RAKİP ÇAY
1930'larda Rize'de devlet eliyle başlatılan çay üretimi, kahvenin tahtını sarsar.
Çay; daha ucuz, daha hızlı demlenebilen ve yerli üretime uygun bir içecek olduğu için kısa sürede evlerin ve kahvehanelerin bir numarası haline gelir. Kahve ise özel zamanlara, misafirliğe veya keyif anlarına özel bir içecek olarak daha geri planda kalır. 1980 sonrası dönemde, eriyebilen hazır kahveler kahveyi yeniden görünür kılar. Ancak asıl büyük dönüşüm, 2000'li yıllarda zincirlerin Türkiye'ye girmesiyle başlar. Artık kahve yolda içilen, işe giderken elde taşınan, kişisel zevke göre şekillenen bir kültür halini alır. Son yıllarda ise "üçüncü dalga kahvecilik" yükselişe geçti. Kahve, bin yıllık bir gelenek değil belki; ama beş yüzyıllık zengin ve dönüşen bir kültür. Dünün saray içeceği, bugünün toplu taşıma eşlikçisi. Bir dönem haram sayılan içecek, bugün farklı damak tatlarına hitap eden bir sanat formuna dönüştü.

