Beslenme ve diyet uzmanı Mehlika Öktem diyor ki...
Sabah alarm çalıyor, gözler açılıyor ama beden hâlâ yatakta kalmak istiyor. Gün daha başlamadan yorgunluk hissi çökmüş oluyor. Çoğumuz bu durumu uykusuzluğa bağlıyoruz, ardından ilk kahveyi içip güne devam etmeye çalışıyoruz. Gün içinde enerji düşünce bir kahve daha, belki bir tatlı... Akşam olduğunda ise "bugün de çok yoruldum" cümlesi dudaklardan dökülüyor. Oysa son yıllarda yapılan bilimsel çalışmalar, bu bitkinlik hâlinin sadece kaç saat uyuduğumuzla ilgili olmadığını söylüyor. Nasıl beslendiğimiz, hatta yemeği nasıl yediğimiz, enerji seviyemizi sandığımızdan çok daha fazla etkiliyor.
HIZLI YEMEK
Gün içinde yemek çoğu zaman bir ihtiyaçtan çok bir araya sıkıştırılan molaya dönüşüyor. Ayakta atıştırılan bir sandviç, toplantı arasında hızlıca yenilen bir tabak yemek... Karnımız doyuyor gibi oluyor ama bedenin "tamam, yeter" deme şansı olmuyor. Çünkü doygunluk hissi anında oluşmuyor. Beynin tok olduğunu anlaması yaklaşık 20 dakika sürüyor. Hızlı yediğimizde bu sinyali kaçırıyoruz. Sonuçta ya gereğinden fazla yemiş oluyoruz ya da kısa süre sonra yeniden açlık hissiyle karşılaşıyoruz. Bu da gün içinde kan şekeri dalgalanmalarına, ardından halsizlik ve uyku hâline yol açabiliyor. Yani mesele sadece ne yediğimiz değil; ne kadar sürede ve ne kadar farkında yediğimiz.
DOYDUK MU, BİTİRDİK Mİ?
Birçoğumuz yemek yerken telefonu elimizden bırakmıyoruz. Televizyon açık, sosyal medya akıyor, mailler kontrol ediliyor. Tabak bitiyor ama "ne yedim?" sorusunun cevabı net değil. Araştırmalar, ekrana bakarak yemek yiyen kişilerin hem daha fazla tükettiklerini hem de yedikleri miktarı hatırlamakta zorlandıklarını gösteriyor. Çünkü zihin başka bir yerdeyken bedenin verdiği tokluk sinyalleri fark edilmiyor. Bilinçli yeme yaklaşımı tam da bu noktada devreye giriyor. Yemeğin tadına, kokusuna, dokusuna odaklanmak; lokmaları fark ederek yemek... Bu basit değişiklik, hem daha çabuk doymayı hem de gün içinde gereksiz atıştırmaların azalmasını sağlayabiliyor. Bir gün kahvaltı var, ertesi gün yok. Öğle yemeği bazen saat 12'de, bazen 4'te. Akşam yemekleri ise çoğu zaman geç saatlere kalıyor. Modern yaşamın temposu içinde bu durum çok yaygın ama vücut bu düzensizliği pek sevmiyor. Beslenme saatleri, biyolojik ritmin önemli bir parçası. Öğünlerin sürekli değişmesi, hormon dengesini ve kan şekeri kontrolünü zorlaştırıyor. Bu da gün içinde ani enerji düşüşlerine, odaklanma sorunlarına ve sürekli bir yorgunluk hissine neden olabiliyor. Son yıllardaki çalışmalar, daha düzenli öğün saatlerine sahip bireylerin gün içinde kendilerini daha dengeli ve enerjik hissettiklerini gösteriyor. Yani beden, ne zaman besleneceğini bilmek istiyor.
KÜÇÜK ALIŞKANLIKLAR
Sürekli yorgun hissetmek çoğu zaman "normal" kabul ediliyor. Oysa çoğu kişi için bu durum kader değil, alışkanlık meselesi. Yavaş yemek, ekransız sofralar kurmak, öğün saatlerini mümkün olduğunca sabitlemek... Bunlar kulağa küçük değişiklikler gibi geliyor ama etkileri büyük olabiliyor. Enerji dediğimiz şey sadece kahveden gelmiyor. Bedenle uyumlu bir beslenme düzeni, günün sonunda sandığımızdan çok daha güçlü bir destek sunuyor.

