PROF. DR. TAHSİN KOÇYİĞİT YAZDI...
Dünyanın neresinde bir kriz, bir çatışma baş gösterse, gözler hemen Doğu'ya, Müslüman coğrafyasına çevriliyor. İslam dünyası "şiddetin, geri kalmışlığın ve terörün kaynağı" olarak yaftalanıyor. Buna karşın modern, seküler ve Batılı dünya ise "barışın, hukukun ve medeniyetin beşiği" ilan ediliyor. Ancak sormamız gereken can alıcı soru şudur: Bu parıltılı anlatı, nesnel verilerin ve çıplak tarihi gerçeklerin karşısında ne kadar dayanabiliyor? Yoksa karşımızda, kendi küresel günahlarını ve sistemik krizlerini örtbas etmek isteyenlerin kurduğu devasa bir illüzyon mu var? Veriler ve tarih, bu yerleşik ezberi paramparça eden bambaşka bir hikaye anlatıyor.
NESNEL ARAŞTIRMALAR
Bugün dünyada suç, bağımlılık, organize yapılar ve toplumsal çürüme üzerine yapılan nesnel araştırmalar, din ve suç oranları arasında kurulan o doğrusal bağın ne kadar temelsiz olduğunu gözler önüne seriyor. Küresel suç ve sosyal yozlaşma listelerine baktığımızda, iddia edilenin aksine Müslüman ülkelerin değil, kendisini "gelişmiş" ya da "medeni" olarak tanımlayan farklı inanç gruplarına mensup toplumların ön sıralarda yer aldığını görüyoruz. Örneğin, fahişelik oranlarının en yüksek olduğu ülkeler listelendiğinde, Güneydoğu Asya'dan Avrupa'nın merkezine uzanan bir hatla karşılaşıyoruz. Dünyanın en yüksek hırsızlık oranlarına baktığımızda Danimarka, Finlandiya, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi refah seviyesi en yüksek sayılan ülkeler başı çekiyor. Alkol bağımlılığında Moldova, Belarus, Litvanya ve Rusya gibi Doğu Avrupa ülkeleri; cinayet oranlarında ise Honduras, Venezuela, El Salvador ve Jamaika gibi Orta ve Güney Amerika ülkeleri listenin ilk sıralarını kimseye bırakmıyor. Organize suç örgütleri ve uyuşturucu kartelleri söz konusu olduğunda da durum değişmiyor. Tarihin gördüğü en büyük, en kanlı ve en zengin uyuşturucu baronları ve mafya yapılanmaları Müslüman coğrafyalardan çıkmadı. Bu veriler bize net bir şey söylüyor: Suçun, yozlaşmanın, çeteciliğin ve şiddetin dini yoktur. Sosyal çürüme; ekonomik eşitsizliklerin, manevi boşluğun, sömürgeci geçmişin ve toplumsal adaletsizliklerin bir sonucudur. Hal böyleyken, tüm bu küresel suç haritasını görmezden gelip ısrarla "şiddeti" sadece İslam ile bağdaştırmak, en hafif tabirle kötü niyetli bir körlüktür. Gelelim madalyonun diğer yüzüne: Küresel ölçekteki kitlesel şiddet, katliamlar ve dünya savaşları. Yakın tarihin en büyük yıkımlarına, milyonlarca insanın ölümüne neden olan trajedilere imza atanlar kimlerdi? Tarihin hafızası bu konuda son derece net ve acımasızdır. İnsanlık tarihinin gördüğü en kanlı hesaplaşmalar olan Birinci ve İkinci Dünya Savaşları'nı Müslümanlar başlatmadı. Milyonlarca insanın hayatını kaybettiği bu küresel paylaşım savaşları, tamamen Batı merkezli güç mücadelesinin bir ürünüydü. Japonya'da Nagasaki ve Hiroşima'ya atom bombası atarak yüz binlerce sivili saniyeler içinde küle çeviren, nesilleri sakat bırakan irade Müslüman bir irade değildi.
ÇİFTE STANDART UYGULANDI
Daha geriye, sömürgecilik çağının karanlık sayfalarına bakalım. Güney ve Kuzey Amerika'da medeniyet kurmuş olan milyonlarca Kızılderili'nin sistematik bir şekilde yok edilmesi, tarihin en büyük soykırımlarından biridir. Keza Avustralya'nın yerli halkı Aborjinlerin kitlesel olarak ortadan kaldırılması da aynı sömürgeci zihniyetin eseridir. Afrika kıtasından zincirlere vurularak, hayvanlar gibi gemi mahzenlerine istiflenerek kaçırılan 180 milyondan fazla insanın hikayesi ise insanlığın en büyük utanç vesikasıdır. Bu insanların yüzde 88'i daha hedefe varamadan yollarda ölmüş, cansız bedenleri okyanuslara fırlatılmıştır. Bu devasa köle ticareti çarkını çevirenlerin, bu topraklara barış ve medeniyet getirme iddiasındaki güçler olduğu sır değildir. Tüm bu tarihi ve güncel gerçeklere rağmen, küresel medya ve siyaset mekanizması muazzam bir çifte standart uygulamaya devam ediyor. Eğer bir suçlu ya da terörist gayrimüslimse, onun işlediği cinayet bireysel bir "suç", kendisi ise bir "akıl hastası" ya da "radikal bir cani" olarak nitelendiriliyor. Suç, failin mensup olduğu topluma ya da dine mal edilmiyor. Ancak fail bir Müslüman olduğunda, eylem anında "terörizm" olarak etiketleniyor ve fatura doğrudan İslam dinine ve iki milyara yakın Müslüman nüfusa kesiliyor. Bu ikiyüzlü dil, küresel güçlerin kendi uyguladıkları devlet terörünü, işgallerini ve sömürü düzenlerini gizlemek için kullandıkları kullanışlı bir kalkandır. İslam'ı terörle bağdaştırmak, aslında kendi geçmişlerindeki ve bugünkü gizli terörü, haksız savaşları ve silah ticaretini saklama çabasından başka bir şey değildir.
ALGILARA BOYUN EĞEMEYİZ
Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi güzel bir huyu vardır. Yukarıda zikredilen tüm istatistikler ve tarihi vesikalar, Müslümanların savunma pozisyonundan çıkıp dünyaya aynayı tutması gerektiğini gösteriyor. İslam; kelime anlamı itibariyle "barış" ve "esenlik" demektir. Bir insanı haksız yere öldürmeyi, tüm insanlığı öldürmekle eşdeğer tutan bir inancın mensupları olarak, küresel egemenlerin algı operasyonlarına boyun eğmek zorunda değiliz. Bilakis, inancımızla, adalet anlayışımızla ve tarihimizle gurur duymak en doğal hakkımızdır. Artık küresel kamuoyunun bu çifte standarttan vazgeçmesi, terörün ve şiddetin rengini, dinini aramayı bırakması gerekiyor. İslam dünyasını karalayarak kendi kanlı geçmişlerini temizlemeye çalışanların maskesi düşmüştür. Gerçek barış, ancak herkesin kendi günahlarıyla yüzleştiği ve adaletin amasız, fakatsız sağlandığı bir dünyada mümkün olacaktır.

