• BUGÜNKÜ YENİ ASIR
  • Namaz Vakitleri
  • VavTv Canlı Yayın
Kendimizi unuttuk

AYSUN METE

Kendimizi unuttuk

Tüm yazıları
Giriş Tarihi: 25 Nisan 2026

Geçenlerde eski bir kitap geçti elime. Sayfaları sararmış, dili ağır, cümleleri bugüne ait değil... Ama içinde anlatılanlar, bugünden daha gerçekti. Bitkilerden bahsediyordu; ısırgan otu, papatya, adaçayı... Ne işe yaradıklarını anlatıyordu uzun uzun. Ama ben okudukça şunu fark ettim: Bu kitap aslında bitkileri anlatmıyordu, insanı anlatıyordu.
Eskiden insanlar hastalıklarını sadece isimlendirmezmiş, onları hissedermiş. Karın ağrısı sadece bir ağrı değilmiş mesela; bir şeyleri "hazmedememek"miş.
Baş ağrısı sadece fiziksel değilmiş; fazla düşünmekmiş.
Bugün ise biz, hissettiğimiz her şeyi susturmayı öğrendik. Yorgunuz diyoruz, kahve içiyoruz.
Stresliyiz diyoruz, "geçer" diyoruz. Uyuyamıyoruz, telefonu elimize alıyoruz.
Ama kimse durup şunu sormuyor: "Ben gerçekten ne hissediyorum?"

KAÇMAK...
Bir dönem ben de bunu sormadım. Ta ki panik atak yaşadığım günlere kadar. Bir terapi seansında doktor bana çok basit bir soru sordu: "Panik geldiğinde ne yapıyorsun?" Refleks gibi cevap verdim. Kendimi korumaya almaya çalıştığımı, dikkatimi dağıttığımı, o hissi bastırmaya çalıştığımı söyledim. Yani kaçtığımı.
Gülümsedi ve "Aslında yaptığın şey doğru değil" dedi. Sonra ekledi: "Sit with that feeling. Otur, bekle, kabul et. Hiçbir şey yapma." İlk duyduğumda garip geldi. Çünkü biz hep tam tersini öğrendik. Rahatsızlık geldiğinde çöz, bastır, kaç. Oysa psikolojide bunun bir adı var: güvenlik davranışı. Yani zor bir duygu geldiğinde, onu hissetmemek için yaptığımız her şey. Dikkatini dağıtmak, ortam değiştirmek, kontrol etmeye çalışmak... Kısa vadede rahatlatır ama uzun vadede o duyguyu daha güçlü hale getirir. Çünkü aslında zihne verilen mesaj şudur:
"Bu duygu tehlikeli." Ve zihin bunu unutmaz.
Aslında bu sadece panik atakta olmuyor. Günlük hayatta da aynı şeyi yapıyoruz. Eve geliyoruz, yorulmuşuz... ama oturup dinlenmek yerine elimiz telefona gidiyor. Sessizlikle kalmak yerine kendimizi oyalıyoruz. Çünkü aslında yorgunluk değil kaçtığımız şey... kendimizle baş başa kalmak. O birkaç dakikalık sessizlikte ne hissedeceğimizi bilmediğimiz için, sürekli bir şeylerle dolduruyoruz.
Geçenlerde bu durumu fark ettiğim bir an oldu.
Eve geldim, yorgundum.
Ama bu sefer elim telefona da televizyona da gitmedi. En rahat koltuğuma oturdum... ve öylece kalakaldım. Ne bir müzik açtım, ne bir şey izledim.
Sadece oturdum. Bir süre sonra fark ettim ki hafif hafif sallanıyorum. Sanki günler aylar geçti ordayım.
Hiçbir şey düşünmeden, sadece oradaydım.
Sessizlik rahatsız etmedi ama. Tam tersine, ilk defa gerçek bir dinlenme gibiydi.
Derken telefon çaldı. Bir arkadaşım arıyordu. "Ne yapıyorsun?" diye sordu.
"Hiç" dedim. "Oturuyorum." Biraz sustu, sonra "Nasıl yani?" dedi.
"Gerçekten hiçbir şey yapmıyorum. Duvara bakıyorum sadece" dedim.
Bu cevap ona tuhaf geldi.
Ama aslında tuhaf olan o değildi... bizim bunu çoğunlukla yapamıyor oluşumuzdu.
O yüzden panik atak sadece panik değildir, kaygı sadece kaygı değildir.
Bunlar çoğu zaman bastırılmış, görmezden gelinmiş duyguların geri dönüşüdür. Biz iyileşmek istemiyoruz aslında, sadece rahatsızlık hissetmemek istiyoruz. Ama iyileşme, tam da o rahatsızlığın içinden geçiyor.
O eski kitapta sayfalar boyunca aynı şey tekrar ediyordu: Kaynat. Bekle.
İç. Tekrar et. Bu sadece bir tarif değil, bir ritim bence. Doğa acele etmez, iyileşme de etmez. Ve belki de bizim en büyük kopuşumuz burada başladı. Çünkü biz artık beklemiyoruz, hissetmiyoruz, durmuyoruz. Sürekli kaçıyoruz; üzüntüden, yorgunluktan, kendi içimizden.

BEDEN HATIRLIYOR
Ama beden kaçmıyor.
Beden hatırlıyor. Bir yerinde sıkışma, bir ağrı, bir huzursuzluk... Hepsi aynı şeyi söylüyor: "Beni duy." Papatya sinir sistemini sakinleştirir, evet. Ama çoğu zaman ihtiyacımız olan şey papatya değil, kendimize karşı yumuşayabilmek.
Sürekli güçlü olmaya çalıştığımız yerlerde biraz gevşeyebilmek.
Melisa kaygıyı yatıştırır derler, ama belki de asıl ihtiyacımız sürekli geleceği kontrol etmeye çalışmayı bırakmak ve şu ana biraz daha güvenmek. Adaçayı arındırır, evet, ama belki de asıl ihtiyacımız artık bize iyi gelmeyeni bırakabilmek.
Rezene sindirimi rahatlatır, ama bazen mesele mide değil... hayatımızda hazmedemediğimiz duygular.
Belki de doğa bize hep aynı şeyi anlatıyor.
Bitkilerle değil, aslında kendimizle ilgili.
Ve belki de bu sadece bir başlangıç. Önümüzdeki hafta, bu bitkilerin her birine biraz daha yakından bakıp; bedenimizde neye karşılık geldiklerini, aslında bize ne anlatmaya çalıştıklarını konuşmaya devam edelim bence.
Şimdi bir an durup kendimize şunu soralım:
"Ben en son ne zaman bir duyguyla kaçmadan kaldım?" Cevap zor olabilir ama gerçek orada. Çünkü sorun, hissettiklerimiz değil; onlara tahammül edemeyişimiz. Ve belki de ihtiyacımız olan şey, yeni bir şey öğrenmek değil... unuttuğumuzu hatırlamak.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.