Ahlak görüşümüzde ve kültürümüzde kul hakkı yememek, haram ve helal konusunda titiz davranmak önemli bir ilkedir. Bu da inancımızdan kaynaklanır. Hz Ömer'in (veya Ömer b. Abdülaziz'in) halifeliği sırasında resmi işlerini görürken devletin mumunu, kendi özel misafirleri gelince şahsına ait mumu yaktığı çok bilinen bir menkıbedir. Anne ve babaların bu konudaki duyarlıkları ve buna uygun davranışları, çocukların zihninde yer eder ve zamanla karakter halini alır. Bu tür titizlik ve davranışların günümüzde de misalleri vardır. Vereceğimiz iki yaşanmış örnek haram-helal anlayışına dair alışkanlığın ailede ve küçük yaşlarda edinildiğini göstermektedir:
DEVLETİN SİLGİSİ
Eğitimci, yazar Ömer Okutan (1937-1999) Talim Terbiye Kurulu başkanlığına kadar yükselmiş bir devlet memurudur. Oğlu Fethi Okutan, küçükken onu ziyarete gidince, masasının üstünde bulunan DMO marka kalem ve silgilere imrenir. Çocukluk hevesiyle onları çok değerli ve ulaşılmaz bulur. Çünkü onları kullanması yasaktır. Babası, devlet malının çocuğu tarafından kullanılmasına asla izin vermez. Fethi babasını şöyle anlatır: "O bu duruşunu hiç bozmadı. Önüne serilen makam, mevki ve paraları elinin tersiyle itti. Kimseye iltimas geçmedi, emrindeki makam arabasını işe gitmek dışında kullanmadı, külüstür, sürekli yolda kalan Vosvos'una bindi, bazen de belediye otobüsüyle gidip geldi. Son nefesini bile işine giderken bir belediye otobüsünde verdi. Ben devletin silgisini hiç kullanamadım. Ama belki bu sayede hakkı, hukuku, doğruluğu, ilkeli olmayı, tevazuyu, haramı, helali, bilumum insani değeri o yaşlarda tanıdım."
KİRAZLAR VE KALEMLER
Hasan Selami Yüksel (1914-1978) Yargıtay Tetkik Hakimliği yaptı. Onun kızı emekli yüksek bürokrat Emine Bağlı anlatır: Babası, Anadolu'daki hakimlik yaptığı sırada mesela birisi köyünden bir sepet kiraz getiriyor. "Çankırı'daydık, babamın o kirazları yere döktüğünü hatırlarım. Çocuk halimle 'Yazık değil mi?' diye düşünmüştüm. Belki de o adam davası olan biriydi, babam o bir sepet kirazı rüşvet olarak görmüştü. Davası olmayan herhangi birinin getirdiği şeyi de yemezdi. 'Ne olur ne olmaz ileride bu kişi bir problemiyle karşıma çıkabilir. Bu tür şeyler benim kursağıma girmemeli, ama siz yiyebilirsiniz' derdi. Babam ince hassasiyetlere sahipti. Mesela çalıştığı dairenin verdiği üstünde TC (Türkiye Cumhuriyeti) yazan kurşun kalemler vardı. Bunları bize kat'iyen elletmezdi, asla kullandırmazdı. Aynı şekilde kutularda evrakları birleştirmek için kullandığı toplu iğneler vardı. 'Bu iğnelere dokunmayın bunlar dairenin iğneleri' derdi. Yani devletin bir iğnesine, kalemine, silgisine dahi bizim dokunmamızdan endişe eder, kullanmamızı istemezdi. Tabii bunlar bizim zihnimize iyice yerleşiyor. Kendimize ait olmayan şeye, özellikle devlet ve kamu malına karşı bir duyarlılık oluşuyor."
