Başlıktaki konuyla ilgili Nihad Sami Banarlı'da (1907-1974) aşağıdaki metne rastladım, aynen aktarıyorum:
"Anadolu ve Balkanlar Türkiye'sine eski vatanlardan gelmiş derin milletimizin, bu topraklarda yeni fakat ebedi vatan kuruşlarında maneviyatın rolü nedir? Bu mevzu öyle geniştir ki, ben ancak son dokuz asırlık hayatımızda vazife gören tasavvuf imanı üzerinde duracağım.
Tasavvuf kelimesini kullanırken ona ilave ettiğim bütünleyici söz felsefe değil imandır. Yani tasavvuf felsefesi değil, tasavvuf imanı. Çünkü Türk milleti metafizik manadaki felsefeden fazla hoşlanmaz. O, böyle mevzularda inanılacak kuvvette fikir ve haberler arar, bulduklarına da derin bağlanışlarla inanır.
Felsefe, bir bakıma imanlarında boşluk olan milletlerin başvurdukları düşünüş tarzıdır.
Yaradılışın sırlarından başlayarak Allah, varlık, yokluk, ölüm ve ölümden sonrası hakkında, insan kafasını daha ilk anlardan beri şiddetle yoran büyük problemler, felsefenin özü olan metafizik düşüncelerin mevzularıdır."
YENİ FELSEFE ALMAN KÖKENLİ
Banarlı devam eder: "Mesela yeni Avrupa'da felsefenin en hararetli vatanlarına dikkat edenler çok iyi bilirler ki felsefe Almanya'da doğmuş, yine Almanya ve Fransa'da işlenmiştir. Bunun mühim bir sebebi bilhassa Hristiyan dininin, Alman ruhunu ve Alman düşüncesini tatmin edemeyen taraflarıdır.
Ellerinde Kur'an-ı Kerim gibi mutlak ve sağlam bir kitap bulunmayan Hristiyanlar içinde inanılacak kudrette hakikatler aramak ve ancak onlara inanmak ihtiyacı, bu milletlerin felsefeye sarılışlarındaki sebepler arasındadır. Mesela protestanlığın Almanya'da zuhuru ve bu mezhebin kurucusu Martin Luther'in, 16. asır Hristiyanlığının birçok adet ve inanışlarına karşı çok haklı itirazları, bu hadisenin dışa vuruşu, bir nevi patlak verişidir.
Bir ülkede imanın akla sığmaz boşlukları olunca, o ülkede felsefe birinci plana geçer. Bunun sebebi bir taraftan insanlığın inanmaya su gibi ekmek gibi muhtaç oluşu, diğer taraftan zihinleri kurtlar gibi kemiren büyük şüphenin yine zihinlerde çığlaşmasıdır.
Daha eskiye gidilirse; ilimde, tefekkürde ve güzel sanatlarda büyük devir açmış olan kadim Yunan medeniyeti devrinde, bu devrin büyük kafalarını tatmin edemeyen çok Tanrılı inanış, Sokrat gibi Eflatun gibi dehalar tarafından bir tenkide tabi tutulmuştur. Bu Yunan filozoflarının inanıştaki boşlukları felsefe ile bütünlenmeğe ve panteizme bir nevi tek Tanrı fikrine varmağa çalıştıkları malumdur."
TEVHİD İNANCI
"(…) Milletimizin, tamamiyle Allah'ın birliği esasını ilan eden Müslümanlığa bütün milletlerden üstün bir imanla sarılışı, onun mazideki en doğruya inanma kabiliyetindendir. Anadolu ve Balkanlar Türkiye'sinin bir Türk vatanı oluşunda, yani yeni vatan mimarimizde, maneviyatın rolü ve mevzuu çok mühimdir." (Bkz. Nihad Sami Banarlı, Haz. Nermin Sunar Pekin, İstanbul Fetih Cemiyeti yayını, İstanbul, 2007, s. 49)
NOT: Felsefede elbette tek düşünme biçimi yoktur. Kenan Gürsoy'un son senelerde tasavvufta karar kılan bir felsefe yorumu getirdiği görülür.
