Biraz geçmiş yıllara gideceğiz 1992 yıllarında Fatih Erkoç'un piyasaya damgasını vuran bir şarkısıyla günümüze başlardık. Serde radyoculuk olması işime yarıyor. Hafıza kayıtlarımda uzun zaman yerini korudu. Tabii albümde ve şarkıda hala yerini koruyor. Konu nereden buraya geldi dersek; çığlık çığlığa şikayet ettiğimiz günlerdeki dert yandığımız konuların şimdilerde çocuk oyuncağı kaldığını söyleyebiliriz. Dünyanın seyri öyle noktalara geldi ki; çözebilene aşk olsun. Kırgınız, üzgünüz, şikayetçiyiz fakat elimizden hiçbir şey gelmiyor.
ÇEMBERİN DIŞI
Dünya topluluğu bir cinnet hali içinde. Her şeyi covit denen illete bağlıyoruz. Zavallı mikrop bu kadar günah keçisi olacağını bileydi bu dünyaya hiç bulaşmazdı. Biz astrologlar değişen durumları gezegenlere bağlayarak işin içinden çıkmaya çalışıyoruz. Haklı varsayımlarımız var. Bilim adamları değişik teorileri ile gelecek günlerin matematiğini yapmaya devam etsinler fakat bu denli yorucu noktaya gelmemiştik. Ülkeler arası ilkel savaşların da şekli değişti. Daha büyük oynuyoruz. Kendimizi yok etme pimi zaten elimizin altında. Bas butona, sanal dünyanın deryalarında kaybol, gitsin. Amaç da bu zaten. İşimizi kolaylaştıran her şeyin bizim intiharımız olduğunu bir bilebilseydik. Büyülü bir dünyanın içinde salına salına yürüyoruz. Dünya gücünü elinde bulunduran ülkelerin, zayıf halka gördükleri diğer ülkeler üzerinde kurdukları bir tuzak olduğunu bildiğimiz halde bu cazip oluşumdan kopamıyoruz. Çünkü yaşam ağları bu sistem üzerine kurulmuş ve çemberin dışına çıkamıyoruz. Yaşamı kurtaran, geleceği yönlendiren bir gençlik olgusu var ki; içler acısı. Nereden geldi bu konu aklına diye düşünenler olabilir. Benim aklımdan çok, hayatın felsefesi, konusu, sizin aklınıza neler getirecek diye düşünelim hep birlikte. Deliler gibi çalışıyoruz. Gecemiz gündüzümüz birbirine karışıyor. Muammalı bir hayat düzeninde koşturmaca bir belirsizliğin içinde aradığımız ne? TV'ler bize iyi ve kötü yansımaların en somut örneği aslında. Şu vazgeçemediğimiz paparazi programları... Masa başı sohbetlerimiz... Sataşmak için çevremizde dişe dokunan ne kadar konu varsa, sandık sepet
karıştırarak zavallı insanların tüm kirli çamaşırlarını ortaya dökme becerimiz.
PSİKOLOJİK DELİLİK
Tabii bu arada, kendi sırlarımız meydana çıkacak diye, korkan panik hallerimiz. Mangalda kül bırakmayan filozof tavırlarımız. Bilgimizle karşımızdaki kişiye geçit vermeyişimiz. Sıramızı kimseye kaptırmamak adına attığımız taklalarımız. Güçsüz kalma korkusuyla uykusuz geçen gecelerimiz. Aşklarımız, sevdalarımız, entrikalarımız, kıskançlıklarımız, tuhaf hallerimizle aynaya hala 'kim daha akıllı, güzel?' diyen yüzsüzlüğümüz. Hemen aklıma şu soru geliyor. Hepimizin şikayet ettiği konu. Psikolojik delilik ne demek? Psikolojik olarak morali çok bozuk olan, ruhsal olarak kendini çok kötü hissedenlerin hepsi psikolojik deli olarak karşımıza çıkabilir, şeklindeki uzman yanıtları cümlesi kafamıza gümbür gümbür çarpıyor. Batılı toplumlarda hayat standardı yükseldikçe, insanlar kendini daha fazla risk altında hissediyor. Öyle bir noktaya varılmış durumda ki, âşık olmaktan el sıkışmaya, asansöre binmekten uçak yolculuğuna, duygusal/ toplumsal yaşamın ve teknolojik gelişmenin en sıradan unsurları önemli risk faktörleri olarak görülüyor artık. Korku hep seçkinlere hizmet eder. Kitleleri kontrol altında tutmak ve ayrıcalıklarını genişletmek için korkuya yaslanırlar. Günümüzdeyse, kapitalist toplumların seçkinleri de suç korkusu ve terörizmi teşvik ediyorlar. Kendi başına kalan birey, eleştirel bir düşünüş geliştirecek cesareti toplamak yerine, güvensizlik duygusunun altında eziliyor. Giderek iş arkadaşları, komşular, hatta ailenin diğer üyeleri potansiyel birer düşman olarak görülüyor. Toplumun işleyişine dair güvensizlik bütün katmanlarda hakim hale geliyor. Esaret ve cesaret arasında bocalayıp dururken çaresizliğimizin yeni düzen şarkısı yine eskilerden. Oynatmaya az kaldı, bu dünya nerede?
GÜNÜN SÖZÜ
Deliler dinledikleri zaman sağırdırlar. Herakleitos
