"İnsanın kendisi için yaptığı en büyük hata, bir noktadan sonra bazı şeylere razı gelmeyi öğrenmesi oluyor." Bu cümle, uzun zamandır içimde dolaşan ama adını koyamadığım bir duygunun özeti gibi. Çünkü insan çoğu zaman vazgeçtiğini fark etmiyor. Vazgeçiş, büyük kopuşlarla değil, küçük kabullenişlerle geliyor. Yavaş yavaş, sessizce, neredeyse zarif bir şekilde... Öyle ki adına olgunluk diyoruz, uyum diyoruz, sabır diyoruz. Oysa bazen bu kelimelerin arkasına saklanan şey, düpedüz kendinden eksilmek.
BEKLEYİŞ HALİ
Bir yerde okumuştum:
"İnsan en çok katlandığı yerde yaşlanır." Ne kadar doğru... Çünkü katlanmak, zamanla ruhu yoran, içi boşalan bir bekleyiş hâli. Tahammül edemediğim insanlar oldu mesela. Sadece öğrenebilmek için, kendime bir şey katabilmek için sınırlarımı geri çektim. Katlanmayı kişisel gelişim sandım. Oysa bazı insanlar insanı geliştirmiyor, sadece tüketiyor.
Bunu anlamak için bazen uzun süre susmak, bazen çok yorulmak, bazen de içten içe tükenmek gerekiyor.
Peki insan neden razı gelir?
Neden mutsuz olduğu bir işte kalır, kendini eksilten ilişkileri sürdürür, dar gelen şehirlerde yıllarını tüketir sizce?
Çünkü insan, bilinmeyenden çok bildiği acıya tutunur.
Psikolojide buna konfor alanı yanılsaması deniyor.
Konfor sandığımız şey çoğu zaman iyi hissettiren değil, tanıdık olandır. Beyin, tanıdığı sıkıntıyı, tanımadığı ihtimallere tercih ediyor. Çünkü belirsizlik, beyin için bir tehdit.
Tanıdık mutsuzluk ise güvenli.
Bu yüzden insan canını acıtan düzeni bırakmak yerine, ona uyum sağlamayı seçiyor.
Bir başka sebep de onaylanma ihtiyacı. Çocukluktan itibaren "uyumlu ol", "idare et", "sorun çıkarma" öğretildi bize. Sevilmek için susmayı, kabul görmek için katlanmayı öğrendik. Zamanla başkalarının beklentileri, kendi ihtiyaçlarımızın önüne geçti.
Böylece belki de sevilmek uğruna kendimizden vazgeçmeyi öğrendik.
Bir de şükürle karıştırılan bastırılmış öfke var. "Buna da şükür" cümlesi, çoğu zaman içimizde biriken hayal kırıklığının üstünü örten zarif bir örtü. Oysa bastırılan her duygu, bir yerde bedene, ruha ya da ilişkilere sızıyor.
Bitmeyen yorgunluk, sebepsiz huzursuzluk, iç sıkıntısı...
Hepsi, dile gelmeyen itirazların izleri...
Psikolojide bir kavram daha var: Öğrenilmiş çaresizlik.
İnsan, defalarca denediğinde sonuç alamazsa, zamanla denemeyi bırakıyor.
"Zaten değişmez", "böylesi daha gerçekçi", "herkes böyle yaşıyor" gibi cümlelerle kendini ikna etmeye başlıyor sonrasında. Bu noktadan sonra razı gelmek, bir tercih olmaktan çıkıp, bir hayatta kalma stratejisine dönüşüyor.
Ve belki de en derini şu;
İnsan, değersiz hissettiği yerde razı geliyor.
Kendini yeterince kıymetli görmeyen biri, daha iyisini hak ettiğine inanamaz çünkü.
Hayaller küçülür, beklentiler azalır, sınırlar silikleşir. Böylece insan, kendi hayatının misafiri hâline gelir.
İşim... Türkiye şartlarında "iyi" sayılabilecek bir işti. Bu yüzden razı geldim. Güvenliydi, düzenliydi, mantıklıydı.
Ama zamanla fark ettim ki sevmediğin bir işi yapmak, her gün biraz daha kendinden uzaklaşmak demek.
Bedeni masada, ruhu başka bir hayatta olan insanların çoğaldığı bir çağda yaşıyoruz.
Kimse yüksek sesle söylemiyor ama içten içe hepimiz aynı cümleyi kuruyoruz:
"Böyle olmamalıydı." Yaşadığım şehir... Hep bana dar geldi. İzmir'in, hayallerime ve ihtiyaçlarıma cevap vermediğini düşündüm. Neden razı gelecektim? Hele ki dünyayı, farklı coğrafyaları gördükten sonra... Başka ihtimallerin, başka düzenlerin, başka yaşam biçimlerinin mümkün olduğunu bilirken, sırf alıştım diye bir yerde kalmak ne kadar doğruydu? İnsan bazen şehre değil, kendi potansiyeline sığamıyor. Ve bu sıkışmışlık hissi, zamanla içsel bir huzursuzluğa dönüşüyor.
Ama sanırım insanın en çok razı geldiği yer, ilk olarak ailesi. Çünkü orada itiraz etmek ayıp sayılır, sınır çizmek nankörlükle karıştırılır.
"Aile olunca insan değişmez" deriz. Kabulleniriz. Katlanırız.
İçimize atarız. Oysa aile de olsa, insanın hayallerinden vazgeçmemesi gerekir. Çünkü sevgi, kendini inkâr etmek değildir.
Bir başka cümle dolaşıyor zihnimde: "İnsanı en çok, kendisi olmaktan vazgeçtiği ilişkiler yorar." İç sesim hep aynı cümleyi fısıldadı: "Buna da şükür." Şükür, ne yüce bir duygudur aslında... Ama bazen bu kelime, susmanın, sineye çekmenin ve idare etmenin örtüsü hâline geliyor.
Ne çok hayali bu cümleyle erteledim, ne çok isteği bu cümleyle susturdum, ne çok yorgunluğu bu cümleyle normalleştirdim.
Bedeli ağır oldu:
Değersizlik.
Hayal kırıklığı.
Bitmeyen bir yorgunluk.
Çünkü insan, kendi ihtiyaçlarını yok saydıkça, başkalarının gözünde de görünmez oluyor. Kendine değer vermeyen birinin, başkalarından değer görmesi de zorlaşır.
Hayat tam da bu noktada insana ince ama sert bir ders verir. Ama iyi haber şu:
Farkındalık başladığı anda, bu döngü kırılıyor. Çünkü insan, neden razı geldiğini anladığında, artık aynı şeye eskisi kadar kolay razı gelemiyor.
Sorgulamak başlıyor.
Rahatsızlık başlıyor. İçsel uyanış başlıyor. Ve bu uyanış, çoğu zaman önce huzursuz edip, sonra bizi özgürleştiriyor.
Benim farkındalık anım, sevdiklerimi kaybettiğim an oldu. Bazı kayıplar, insanı dağıtmaz; toplar. Acı, bazen en dürüst öğretmendir. Bana şunu öğretti: Razı gelmek aslında olgunluk değil, yavaş yavaş kendinden vazgeçmekti.
O günden sonra "idare eder" dediğim her anı yeniden düşündüm. Çünkü insan, kendini en çok bu iki kelimeyle erteliyor. İdare eder. Oysa kalbiyle idare edilen bir hayat, uzun vadede ruhu iflas ettiriyor.
HAYALLER
Belki de asıl cesaret, razı gelmemekte saklıdır. Konforu bozmakta, alışılmışı sorgulamakta, kalabalıktan biraz ayrılmakta... Çünkü bazen herkesle aynı yolda yürümek, doğru yolda olmak anlamına gelmez.
Ve şimdi, bu satırların sonunda, kendime sorduğum soruları sizlere de bırakmak istiyorum: Siz en çok nelerden vazgeçtiniz? Hangi hayalinizi sessizce susturdunuz?
Belki cevaplar zor, belki acı...
Ama insanın kendine sormadığı sorular, hayatın bir gün ona en sert şekilde sordukları oluyor.
