Genlerimiz vasıtasıyla belirlenmiş olan karakter yapımız, 6-7 yaşına kadar büyük bir oranda şekilleniyor. Sonrasında geri kalan ne varsa, ailemiz ve çevremizden gördüklerimiz, duyduklarımız, öğrendiklerimizle oluşuyor. Eğitimi ise, şekillenen insani yapımızın sosyal toplum kurallarına uyum sağlaması için verilen disiplin olarak tanımlayabiliriz. Çocukluk yaşlarımızdan itibaren arkadaş ortamlarında, okulda, yaşadığımız aile çevresinde çok değişik konularda dedikodulara şahit oluruz. "Sana bir şey söyleyeceğim, ama sakın kimseye söyleme" şeklinde başlayan sözleri ya bir arkadaşımız bize söylemiştir ya da biz başka bir kişiye aynı şekilde aktarmışızdır. Bu sözler, sosyolojik olarak incelenmesi gereken çok geniş kapsamlı konuları içeriyor.
ÇOCUKLAR ÜZERİNDEKİ ETKİSİ
Sağlıksız arkadaşlık ortamlarında yapılan bu tür kulaktan kulağa söylentiler, çocuğun kendisini kaygılı ve stresli hissetmesine yol açarken, doğru kullanıldığında sosyal bağları güçlendirici, yapıcı bir etkiye sahip olabilir. Bu süreç, sosyal bağları güçlendirip, akran gruplarında hiyerarşik konumu belirleyen bir araç olarak işlev görür. Çocuk çetelerin temelinde de bu tür aidiyet içinde kendini güçlü ve güvenli hissetme gibi temel insan duyguları yatmaktadır. Genellikle; oyun arkadaşlıkları ile kurulan hiyerarşi çerçevesinde gelişen olumsuz söylentiler çocuğun sosyal-duygusal gelişimlerinde stres veya bağlılık gibi zararlı etkiler yaratabilir. Genel olarak, bu tür söylentiler kötü niyetli olarak görülse de, psikologlar dedikodunun sosyal itibarı yönetmek, bağlantıları güçlendirmek ve güvensizliği gidermek için kullanılan güçlü ve evrimleşmiş bir iletişim aracı olduğunu da düşünüyorlar. Çoğumuz dedikoduyu; küçük düşürücü, kötü niyetli, utanılacak bir şey gibi bir karakter kusuru olarak düşünürüz. Ancak yapılan geniş çaplı araştırmalar; en temel insan davranışlarından birini şeytanlaştırarak, kelimeyi en dar anlamıyla yorumladığımızı gösteriyor. Hepimiz, bu kelimeyi duyduğumuzda "birinin itibarını yok etmek için yayılan yalanlar, iftiralar" olarak algılarız. Bu konuda yapılan bilimsel analizler, çoğunun aslında kötü niyetten uzak olarak yapıldığını ortaya koymaktadır. Kulaktan kulağa doğru aktarılması şartıyla yayılan söylentiler, sosyal toplum içindeki gruplar için koruyucu bir işlev de görebilir. Örneğin; tacizci, hırsız veya sürekli güven duygusunu ihlal eden biri hakkında bilgi paylaşmak kötü niyetli değildir. Bu bilginin doğru olup olmadığını öğrenmek için, o kişi hakkında konuşmalar yapmak aslında grubun iyiliğine olan bir nevi faydalı aktivitedir. Dedikoduların, iyi veya kötü olduğu konunun içeriğine bağlı bir olaydır. Laf taşıma sırasında sırasında paylaşılan bilgiler genellikle "olumsuz, aşağılayıcı veya ayrımcı" olmaktadır. Özellikle, olumsuz konuşmalar da bir tür duygusal sadizm kokusu vardır. Gıybet yapan insanlar, kendilerinin yaşamadığı acı olayları başkalarının yaşadığını bilmekten zevk alabilirler. Kendisinin bu tür olaylar içinde olmamasından mutluluk duyarlar. Bu bakış açısıyla, dedikodu kötü olarak kabul edilebilir. Ancak yapılan konuşmalar, kişi için faydalı olan ve onun becerilerini ön plana çıkaran övgü dolu fısıltılar ise olumlu etkiler yaratabilecek bir sosyal davranış haline geliyor. Örneğin, iş yerinizde bir amiriniz size "bu projeyi ne kadar iyi yönettiğiniz hakkında çok şey duydum" veya "sonunda sizinle tanıştığıma çok sevindim, hakkınızda çok güzel şeyler duydum" gibi sizin hakkınızda iyi duyumlar aldığını belirtiyorsa, yapılan dedikodu olumlu etki yaratmıştır. Çoğu kez bir arkadaşımız "tahmin edemezsin, bugün ne öğrendim" gibi laflarla size gelir. Başkalarının bilmediği önemli bir şeye vakıf olma hissi ile, ne kadar önemli bir kişilik olduğunu sergilemektedir o an. Bu tür hareketlerin temelinde "kaygılı birey" olgusu yatmaktadır ve bu tür kişilerin dedikodu yayma olasılığı çok yüksektir. Sonuç olarak, toplumsal iletişimin kaçınılmaz bir parçası olan "dedikodu kültürünün" yoğun olduğu sosyal hayat içinde yaşıyoruz. Dedikodu yazarlarından, skandallara, dergilere, programlara kadar dedikodunun özellikle olumsuz ve sulandırılmış türünün günlük hayatımıza nüfuz ettiğini görüyoruz. Rahatsız edici iletişimlerden bir nebze olsun kendimizi izole etmek için, dedikodu başlar başlamaz "sohbet etmek isterdim ama başka bir işim var" diyerek uzaklaşmak olabilir. Eğer, bu söylentilerin peşine düşerseniz sadece onu beslemiş oluruz ki, bu da onların istediği şeydir. Küçük bir sohbet ortamında konuşulan dedikodu niteliğinde önemsiz gibi görünen bir konuşma, "kulaktan kulağa" iletilirken değişik içerikli konulara dönüşerek, tahmin edilemeyecek kadar yayılır ve bambaşka anlamlara bürünebilir. Burada, bize düşen görev, iletişim zincirinde bulunmamaktır.
