Bazı filmler vardır; yıllar sonra tekrar açtığında ilk değişenin film olmadığını fark edersin.
Sahne aynı sahnedir, replik hala yerli yerindedir, müzik yine doğru anda girer. Ama bu kez kalbine değdiği yer başkadır. Çünkü perde değişmemiştir, koltuk değişmiştir. O koltukta artık sen varsındır; biraz daha yorgun, biraz daha temkinli, biraz daha az hayran olmaya hazır biri. İlk izlediğinde kahramana özenirsin, yıllar sonra yan karaktere hak verirsin. Gençken kaçmak istediğin ev, büyüyünce sığındığın yer olur. Eskiden hızla geçip gittiğin sahneler şimdi seni durdurur; bir bakış, yarım kalmış bir cümle, fonda çalan o kısa melodi... Filmler aynı kalır ama sen, her seferinde başka bir yaşından izlersin onları.
YANILSAMA MI?
Mesela Fight Club. İlk izleyişte bir başkaldırı manifestosudur. Yumruklar, kurallar, Tyler Durden'ın cümleleri...
Hepsi bir özgürlük çağrısı gibi gelir. Yıllar sonra yeniden izlediğinde ise film başka bir yerden konuşur. O öfkenin altındaki boşluğu, o "hiçbir şeyimiz yok" cümlesinin ardındaki savrulmuşluğu görürsün. Bir zamanlar havalı gelen replikler bu kez biraz ürkütücüdür. Film değişmemiştir; sen artık öfkeyi alkışlamaktan çok, nereden çıktığını anlamaya çalışıyorsundur.
Benzer bir durum The Matrix için de geçerlidir. İlk izleyişte soru nettir:
Mavi hap mı, kırmızı hap mı? Gerçek mi, yanılsama mı? Zaman geçtikçe soru yer değiştirir. Artık mesele gerçeği görmek değil, görülen gerçekle ne yapılacağıdır. Neo'nun seçimi kadar, seçimin bedeli de dikkatini çeker.
Film hala aynı felsefi yükü taşır ama sen artık sadece uyanmak istemezsin; ayakta kalmak da istersin.
FİLM ARTIK "DAYAN" DER
Yerli sinemada bu değişim daha da sarsıcıdır. Babam ve Oğlum belki de bu dönüşümün en net örneklerinden biridir. İlk izleyişte gözyaşları kaçınılmazdır; hikaye seni yakalar ve bırakmaz. Ama yıllar sonra film başka bir yerden vurur. Bu kez çocuk olmaktan çok, baba olmanın ağırlığı takılır aklına.
Söylenememiş cümleler, geç kalınmış sarılmalar... Film eskisi kadar ağlatmaz belki ama daha uzun süre suskun bırakır. Bazı filmler vardır ki yaş aldıkça kahramanı değişir. Forrest Gump ilk izleyişte saf bir iyimserlik masalıdır. Hayat, iyi kalpliler için bir şekilde yolunu bulur gibi gelir. Yıllar sonra izlediğinde Forrest'tan çok, etrafındaki insanların yorgunluğunu görürsün.
Jenny'nin savrulmalarını, Teğmen Dan'in hayata tutunma çabasını...
Film sana artık "iyi ol yeter" demez; "dayan" der.
BİZ YAŞLANIYORUZ
Bu değişim yalnızca dramatik filmlerle sınırlı değildir. Bir zamanlar kahkahalarla izlenen komediler bile başka bir tat bırakır. Truman Show mesela... İlk izleyişte eğlenceli bir fikir, zekice bir kurgu gibi gelir.
Yeniden izlediğinde ise fazlasıyla tanıdık bir dünyaya dönüşür. İzlenmek, onaylanmak, sürekli sahnede olmak... Film aynı film ama sen artık o setin içindesindir. Belki de sinemanın gerçek gücü tam olarak buradadır. Filmler yaşlanmaz, biz yaşlanırız. Onlar rafta sabit durur, biz her seferinde başka bir ruh haliyle uzanırız onlara. Bir film kötüleşmez; biz değişiriz. Beklentilerimiz, yaralarımız, hayal kırıklıklarımız büyür. Ve günün sonunda şunu fark ederiz: Sinema bize yeni hikayeler anlatmaktan çok, eski hikayeleri yeniden okutuyor. Her izleyişte başka bir satırın altını çiziyoruz. Çünkü aynı film yoktur aslında; aynı izleyici yoktur. Perde kapanır, ışıklar yanar.
Film biter. Ama içimizde bir yerde bir şey devam eder. O şey filmin kendisi değildir. O, bizim zamanla değişen halimizdir.
