• BUGÜNKÜ YENİ ASIR
  • Namaz Vakitleri
  • VavTv Canlı Yayın
Hangi hayatı yaşıyoruz?

AYSUN METE

Hangi hayatı yaşıyoruz?

Tüm yazıları
Giriş Tarihi: 28 Şubat 2026

"Doğru giden bir hayatın içindeyim ama bana ait mi, emin değilim." Bu cümleyi son zamanlarda çok duyuyorum. Ama itiraf edeyim, en çok kendi içimde duydum. Bazen bir danışanın ağzından çıkıyor. Bazen bir arkadaş masasında.
Ama çoğu zaman gece sessizliğinde, insan kendine dürüst kaldığında. Hayatlar birbirinden çok farklı görünüyor. Şehirler değişik, meslekler değişik, hikâyeler değişik... Ama hissin tonu neredeyse aynı. Dışarıdan bakınca her şey yerli yerinde. Düzen var. Güvenlik var.
"Olması gerekenler" büyük ölçüde olmuş. Ama insan kendi hayatının içinde tam yerini bulamıyor. Sanki bir rolü çok iyi oynuyor ama perde kapandığında içerde bir boşluk kalıyor. Ben bunu ilk kez kariyerimin en "doğru" göründüğü dönemde bankada hissetmiştim. Her şey planlıydı. Mantıklıydı. Güvenliydi. Ama içimde küçük bir soru dolaşıyordu: Ben gerçekten burada mıyım? İşte tam bu noktada şu soruyu sormaya başladım:

MUTSUZLUK DEĞİL EKSİKLİK
Gerçekten kendi hayatımımı yaşıyorum, yoksa zamanla alıştığım bir hayatın içinde mi ilerliyorum?
Psikoloji der ki; zihin alışkanlığı sever. Çünkü alışkanlık güvenliktir. Tanıdık düzenler, tekrar eden ritimler, bildik yollar... Beyin için enerji tasarrufu demektir. Bu yüzden çoğumuz farkında olmadan otomatik pilota bağlanıyoruz. Günler geçiyor, aylar akıyor, yıllar birbirine karışıyor. Bir gün dönüp "Zaman nasıl geçti?" diyoruz. Belki de asıl soru şu: Zaman geçti mi, yoksa biz mi geçtik içinden? Bir dönem ben de alıştım. Verici olmaya alıştım. Güçlü olan taraf olmaya alıştım. İlişkide daha az isteyen, daha çok anlayan olmaya alıştım. Kendi isteklerimi "şimdi sırası değil" diye ertelemeye alıştım. Bir akşam, çok basit bir tartışmanın ortasında şunu fark ettiğimi hatırlıyorum: Söylemek istediğim şeyi yutuyordum. "Büyütmeyeyim" diyordum.
"Sorun çıkmasın" diyordum. O an bir cümle içimden geçti: Ben burada yavaş yavaş küçülüyorum. Karşımdaki değişmemişti belki. Ama ben değişiyordum. Ve alışmak o kadar sessiz oluyor ki, fark etmiyorsun bile. Mutsuz değilsin. Ama eksiksin.

IKIGAI BULANIKLAŞMASI
Aile içinde de benzer bir şey yaşadım. Küçüklüğümden beri "Sen güçlü kızsın" cümlesini çok duydum babamdan. İlk başta gurur vericiydi. Sonra fark ettim ki güçlü olmak, hep toparlayan olmak demekmiş. Hep anlayan, hep idare eden, hep taşıyan. Bir gün yorgun olduğumu söylediğimde aldığım cevap şuydu: "Sen halledersin." İşte o an anladım; güçlü olmak bazen dinlenme hakkını da elinden alabiliyor. Japon kültüründe çok sevdiğim bir kavram var: ikigai. "Sabah neden uyandığını bilmek" diye çevriliyor ama aslında daha derin. İkigai, insanın yaptıklarıyla içindeki anlamın buluştuğu yer. Benim hayatımın bazı dönemlerinde ikigai bulanıktı. Yapmam gerekenleri yapıyordum. Sorumluluklarımı yerine getiriyordum.
Ama içimde o net "evet" hissi yoktu. Sabah kalkıyordum ama neden kalktığımı tam hissetmiyordum. Japonlar buna "ikigai'nin bulanıklaşması" diyor.
Hayat bozulmaz. Sistem işler. Roller devam eder. Ama anlam biraz geri çekilir. Bu bir kriz değil aslında. Bir sinyal. "Yanlış yerdesin" demez. "Sana biraz uzaklaştın" der.

GERÇEKTEN SENİN Mİ?
İskandinav ülkelerinde düzenli ama içten içe tükenmiş insanlar anlatılır. Akdeniz kültüründe ise başka bir refleks var: "Şükret." "İdare et." "Daha ne istiyorsun?" Bu cümleler, insanı zamanla kendi arzusundan utanır hâle getirir. Ben de kendime çok sordum: Daha ne istiyorsun? Cevap basitti ama kabul etmesi zordu: Kendime daha yakın bir hayat istiyorum. Çoğu zaman mutsuz olduğumuz için değil, alıştığımız için kalıyoruz. Psikolojide buna "bildik acıya tutunmak" deniyor. Tanıdık bir sıkıntı, bilinmeyen bir ihtimalden daha güvenli derler ya hani. Çünkü değişim belirsizlik. Belirsizlik de beyin için tehdit. "Ya pişman olursam?" Bu soru insanı olduğun yerde tutan görünmez bir fren. Ama başka bir soru daha var: Ya kendim olmadan devam edersem?
Burada çok ince bir ayrım var. Sahip olduklarımızla yetinmek başka, kendimizden vazgeçmek başka. Şükür etmek başka, içindeki arzuyu susturmak başka. Daha fazlasını istemek arsızlık değil.
İstemek, hâlâ canlı olduğunun işareti. Kişisel gelişim çalışmalarında sıkça şunu soruyorum — ve aslında kendime de soruyorum: Bu hayat seni büyütüyor mu, yoksa sadece meşgul mu ediyor?
Meşgul olmak kolay. Takvim dolu, sorumluluk çok, yapılacaklar listesi kabarık. Ama yaşamak başka bir şey. Yaşamak, yaptığın şeyin içinde gerçekten var olmak demek. Benim için dönüşüm büyük bir kopuşla gelmedi. Küçük farkındalıklarla geldi. Bir sınır koymakla. Bir isteğimi ertelememekle. "Ben de yoruluyorum" diyebilmekle. Ve şunu fark ettim:
Kendine ait bir adım attığında, korku olsa bile içinde hafif bir rahatlama oluyor. Beden gevşiyor. Nefes derinleşiyor. İçinde küçük bir "tamam" hissi beliriyor. Beden yalan söylemiyor. Sadece biz uzun süre dinlemiyoruz.
Ve yine aynı soruya dönüyorum: Hayatımızı mı yaşıyoruz, yoksa alıştığımız bir hayatın içinde mi kalıyoruz? Bu soru rahatsız edici. Çünkü cevabı net olmayabilir. Ama bu soruyu sormaya başladığında bir şey değişiyor. İnsan kendine ait olmayan bir hayatı çok iyi yönetebilir. Ama bir yerden sonra daralır.
Kendine ait olana doğru attığı ilk adım ise korkutucu ama hafifletici olur. Belki mesele hayatı tamamen değiştirmek değil. Belki mesele artık bize ait olmayan rolleri taşımamayı öğrenmek. Ve belki de en dürüst soru hâlâ şu: Bu hayat gerçekten benim mi?

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.